DOLAR 18,8383 0.1%
EURO 20,3282 -1.12%
ALTIN 1.128,40-2,33
BITCOIN 439056-0,31%
Lefkoşa
°

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Atilla Cilingir

Atilla Cilingir

21 Aralık 2020 Pazartesi

Atilla ÇİLİNGİR; ONLARIN ACILARI SESSİZ AMA ÇOK DERİNDİR…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘’Tam 57 yıl geçmiş o derin acının ardından… Sırf Türk oldukları için anaların, babaların, evlatların diri, diri toprağa gömüldüğü o kanlı Noel unutulmuyor! Bizler unutsak bile tarih sayfaları unutmuyor. Kaldı ki, Kıbrıs’ta insanlık suçunu işleyen bu Rum çeteleri bugüne değin yargılanmamışsa, adanın Güneyindeki yönetim bu insanlık suçunu işleyenler adına en azından bir özür dahi dilememişse…’’
Neredeyse iki nesil geçti 21 Aralık 1963’te Kıbrıs’ta yaşanan Türk’leri yok etme katliamından bugüne…
Her Aralık ayı geldiğinde; ‘’Kanlı Noel Olayları’’, o insanlık ayıpları hatırlanır. Adanın kuzeyindeki pek çok evden sessiz çığlıklar yükselir; Kıbrıs’ın her yanına tarihin derinliklerinden gelen çığlıklar yayılır…
Her 21 Aralık; Kıbrıs’ta yaşanan insanlık trajedisini, Rum’un acımasızlığını, Kıbrıs Türk halkının bir gece içerisinde nasıl topyekûn yok edilmek istendiğini anlatır!
Her yıl, Aralık ayının son haftası: KKTC’de ‘’Şehitler Haftası’’ olarak anılır.
O dönemde yaşananlar, dünya var olduğu sürece bu katliamları gerçekleştiren Rum çetelerinin alnında kara bir leke olarak kalacaktır!
Kimileri o günleri hiç hatırlamaz, hatırlamak dahi istemez!
Ama ya onlar?
O gece canından çok sevdiklerini kaybedenler, onların unutması mümkün müdür? Onların acıları sessiz ama çok derindir. Onların gözyaşlarını göremezsiniz. Onların beyninde yaşadıkları fırtınaların, kalplerinden kopup gelen isyanların sesi duyulmaz!
Bir an kendinizi onların yerine koymaya kalksanız, ne yapacağınızı bilememenin şaşkınlığını yaşarsınız, nefesiniz daralır, hayatınız kararır. Ne hazindir ki, onlar bu acıları hayatlarının en değerli varlıkları olarak yaşamaktadırlar.
Her 21 Aralık geldiğinde ada tarihi boyunca katledilen binlerce Kıbrıs Türk’ü, onların geride kalan yakınları gelir aklıma.
Kahrolurum.
Ama bir de bu katliamları yapanlar, gelir aklıma! O kadar çok neden sorusu sıralanır ki karşıma.
Hiçbirisine yanıt bulamam. Sadece insani duygularımın isyanını duyarım. Hele ki, bir de Atlılar-Muratağa-Sandallar katliamında daha 16 günlükken diri diri toprağa gömülen Selden bebeği düşündüğümde o isyanıma vereceğim yanıt: Bu katliamlar sadece bir insanlık suçu değil, aynı zamanda alçaklıktır, kahpeliktir olur.
O acılı günleri yaşayan Kıbrıs Türk’ünün çoğu hayatta değil, olanlar ise sessiz ve mahzun… Hayatta olanını bulsan da sorsan o acılı günleri; o gün yitip giden anasını, babasını, kardeşini, evladını kaybeden o asırlık çınarlara.
Sana şöylece bir bakarlar! Tek bir söz dahi duyulmaz onlardan ama o bir bakış, o bakış var ya! İşte tüm acılarını o bakışla anlatırlar. Onlar yaşadıkları acıları unutmadan; vicdanları alacaklı, yürekleri yanık yaşarlar…
Ya bu insanlık suçunu işleyenler? Adanın her yanından duyulan o acılı çığlıkları duymazlar mı? Katlettikleri insanlara yaşattıkları acıları hatırlamazlar mı?
Bu cinayetleri işleyenler bu insanlık ayıbını çoktan unutmuş olsalar bile ne ada toprakları, ne de tarihin şaşmaz hafızası unutmayacak, affetmeyecek. Ve inancım odur ki; bu soykırımın hesabı ödenmeden, adadaki bu acılı çığlıkların sesi kesilmeyecek.
Ya sizler?
Yıllardır bu gerçekleri görmezden gelen, yaşanan bu soykırıma sessiz kalan barış havarileri, batılı devletler! Hukukun üstünlüğü sadece sizler için mi geçerli?
Ya tarihin derinliklerinden gelen bu çığlıklara ne demeli?

Devamını Oku

Atilla ÇİLİNGİR; Yazmak…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘’Duygularımı mı, duyduklarımı mı, yoksa yaşadıklarımı mı yazmalıyım? Ya gerçekler, ya gerçeklere can verenler?’’
Tam 30 yıl geçmiş ilk yazdığım benim olandan.
Tam 30 yıl geçmiş siz okurların karşısına çıktığım zamandan…
Bu 30 yılın sonrasında kalemimden çıkan 12 kitap, köşemde yazdığım binlerce hitap…
Bazen gönül gözümle görmüşüm, duygularımla seslenmişim tüm yaşanmışlıkları…
Kimi zaman yalnızca bakmışım, bana bakanları görmeden!
Söylenenleri duymadan, sözlerimi işittiremeden!
Kimi zaman umudu ama çoğu zaman sevgiyi seçmiş yazan kalemim! Bazen acıyı da, acılı gerçekleri de anlatmış cümlelerim…
Ancak hep gerçekleri yazıya döküp, yaşanan her ne varsa onu seslendirmişim.
Ne çok neden sıralamış seçtiğim cümleler!
Cevaplar vermişim kimi zaman hüzünle, kimi zamansa sevgi dolu cümlelerle…
Hep sevgiyi, aşkı, doğayı, hayatı, vedayı, ölümü, anlatmaya çalışmışım sanki becerebilirmişim gibi!
Yüreğimdeki fırtınaları anlatan cümleler sıralamışım korkmadan, yılmadan, ısrarla ama hep de doğruları savunmak adına!
Ya benim doğrularım okuyanların da doğrusu mudur? Demişim çoğu zaman!
Sorgulamışım geceler boyunca yazdığım her cümlemin anlamını, ya da başka yazılanı var mı? Diyerek araştırmışım ama cevabım hep aynı olmuş:
Vatan, millet, bayrak, doğa sevgisini, insan olabilmeyi anlatmışım. Aydınlık yarınlara dikkat çekerken cümlelerimin başka anlamı yoktur; bu değerleri görmezden gelen cevapların ise gönlümde de, beynimde de yeri yoktur demişim.
Yapılan tüm eleştirilere saygı duyup, bu doğrularımla yanıt vermişim…
Sevgili Okurlar, Sevgili Gençler, Sevgili Dostlar, Sevgili Arkadaşlar:
İki yıldan beri yazmaya çalıştığım yeni kitabı nihayet bitirdim. Sanki yeni bir evlat sahibi olmuş kadar sevinçliyim…
Aslında bu yazıyı; sevincimi hem sizlerle paylaşmak, hem de kendime bir özeleştiri yapmak için kaleme aldım!
Bazen taraflı olduğum konular oldu, bazen de tarafında olmadıklarım!
Taraflı olduğum konular ülkeme, milletime olan sevdamı anlattı; tarafında olmadıklarım ise milletime fitneyle yaklaşıp, aziz vatanıma karşı olanlardı.
Hep etmiş olduğum yeminimin sadakatinde kalarak, doğruları yazmaya çalıştım.
Yazmaya karar verdiğim ilk anı hatırlarım!
Tam da 1974 Kıbrıs Savaşlarının ortasıydı, yaşam ile ölümün arasına sıkışmış hayatlara baka kalmış; ölümü de, yaşamı da aynı yer, aynı zaman kesitinde görmüş; acıyı da, sevinci de, hasreti de iç içe yaşamıştım…
İşte o gün yaşadıklarımı da, yaşananları da ama yaşadığım sürece hayata yansıyan tüm gerçekleri de yazmalıyım dedim. 1990’dan beri de yazıyorum…
Bu son kitap, öncekilerden çok farklı! Çünkü tarihe ışık tutuyor.
Adı:
‘’Ölmek Var, Dönmek Yok‘’
(TMT 1957-1976)
Bu kitap:
Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesinde onların hayata tutunmasını sağlayan bir yer altı teşkilatını, bu teşkilatta görev alan kahramanların bilinmeyen o muhteşem mücadelesini anlatıyor.
Çoğu zaman o yılların gerçeklerini yazarken parmaklarım kaskatı kesildi. Kendimi onların yerine koymaya çalıştım, nefesim daraldı. Bu acılara nasıl dayanabildiklerini anlamaya çalıştım ama beceremedim…
Kitabı hazırlarken; o teşkilatın hayatta olan kahramanlarının anlattıklarına da yer verdim.
Kitabın bu bölümünde adada yaşayan Girne Amerikan Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Muharrem Özdemir kardeşimden destek aldım. Kitaba anlattıklarıyla heyecan katan TMT’cilerle röportajı Muharrem Bey kardeşim yaptı, büyük bir emek harcadı. Kendisine şükran borçluyum, teşekkür ediyorum.
Kitapta anlatılan her olayı kimi zaman yaşayanın ağzından çıkan ile kimi zaman tarihe ışık tutan belgesiyle yazdım.
Tarihe ışık tutacak bir kitabı hazırlayan bir yazar, duyduklarını mı, duygularını mı, yoksa yaşadıklarını mı yazmalıydı?
Ya belgeler, ya gerçekler, ya gerçeklere can verenler! Hangisi ben olmalıydım? Ya da hangisini nasıl yazmalıydım?
Duygularımı da, duygulandıran olayları da, belgelere dayananları da yazdım. Ama hep gerçeklere sadık kaldım.
Neyi, ne kadar yazabildiğime kitabı okuduğunuzda, o yılların acılı çığlıklarını da duyarak siz okurlar karar vereceksiniz…
Şundan hiçbir şüpheniz olmasın ki, bu kitabımı okurken; yalnızca gerçeklerin sesini ama en çok da ‘’Tarihten Gelen Çığlıkları’’ duyacaksınız.

Devamını Oku

Atilla ÇİLİNGİR; Girne’den Doğan Güneş…

Atilla ÇİLİNGİR;       Girne’den Doğan Güneş…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazımın başlığı bundan 28 yıl önce kaleme aldığım, 1974 Kıbrıs Savaşlarını anlatan ilk kitap olma özelliğine sahip kitabımın adıdır.
Bu kitabımı bugün yeniden hatırlatmamın tek bir amacı var!
KKTC gerçeğinin artık uluslararası camiada da tanınma zamanının geldiğidir.
28 Yıl önce kaleme aldığım bu kitabımın ilk sayfalarına ‘’Barış İçin’’ başlıklı bir girizgâh yapmış, Güney Kıbrıs Rum kesiminde yaşayanlara şu cümlelerimle seslenmiştim:
‘’Barış İçin…
Ve sen Güney Kıbrıs’ta yaşayan Akdenizli; 23 yıl sonra bugün, yaşanan onca acıdan ve dökülen bunca kandan sonra ne düşünüyorsun?
Birlikte yarattığımız o korkunç günler! Paylaştığımız insan sefilliği bu güzel adaya ne kazandırdı dersin?
Bugün geldiğimiz nokta belli…
Aradan yüzyıllar dahi geçse değişen hiç bir şey olmayacak. Tabii ki, geçen o acılı yılları yok saymak, kaybedilen insanları geriye getirmek asla mümkün olmayacak.
Ama bugün için yapabileceğimiz bir tek şey var!
Haydi, uzat elini. Bu güzel topraklarda dostça yaşayalım. İnadı bırak. Seni kandırarak yıllar boyunca aynı masalı anlatanlara inanma. Durdur onları ‘’yeter’’ de artık. Çünkü sen de ben de biliyoruz ki bir daha asla geçmişe dönemeyeceğiz.
Onun içindir ki kin ve nefret tohumlarını ekmeyelim bu aşk adasına…
Sevgi tohumlarını ekelim, güzellikleri paylaşmak için.
İnsanlık onuru için…
Çocuklarımız için…
Torunlarımız için…
Geçmişte kalsın tüm hatalar. Bunlardan ders alalım.
Tarih boyunca yarattığımız yanlışlara bir yenisini daha eklemeyelim.
Haydi, uzat ellerini gösterelim tüm dünyaya, örnek olalım bizler gibi yaşamaya çalışan tüm toplumlara.
İki ayrı devlette yan yana yaşayalım, komşu olalım.
Ne dersin?
Haydi, birleştirelim ellerimizi güneydeki Akdenizli
Barış için, barış için…’’ Böyle seslenmişim bu kitabımla Rumlara.
Aradan bunca yıl geçti. Yıllar bir su misali akıp gidiyor ama biz hala Kıbrıs meselesini konuşuyor, Rum tarafına hala dostluk elini uzatıyoruz. Ancak, Rum siyasilerin uzlaşmaz tutumu nedeniyle elimiz hep havada kalıyor.
Rum halkını serbest bıraksalar belki onlarda dostluk elini uzatacaklar ama adada türlü menfaatleri olan ne emperyalist güçler, ne de hala Enosis peşinde koşan Rum siyasiler buna müsaade etmiyor!
15 Kasım Pazar günü 37’nci kuruluş yıldönümünü kutlayan KKTC’de hem TC hem de KKTC Cumhurbaşkanları, yıllar sonra açılan Maraş bölgesinden tüm dünyaya çok güzel bir mesaj verdi. Anlayan anladı, kör bakan gözler yine anlayamadı.
Ancak gerçek olan bir şey var. Bundan böyle KKTC’nin adadaki varlığı giderek tescillenecek, çünkü sıra uluslararası camiada tanınmasına geldi artık.
Halkının ağırlıklı oylarıyla KKTC Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Ersin Tatar, önümüzdeki süreçte bu tanınmayı gerçekleştirecek hamlelerde yapacak.
Çünkü siyasal gelişmeler artık Kıbrıs Türk’ünün lehinde. Arkasındaki güçlü Türkiye’nin varlığı da bu süreci daha da hızlandıracak.
Önce Azerbaycan, sonrasında Pakistan, Bangladeş, Pakistan, Libya ve diğer Türk Cumhuriyetleri KKTC’yi tanıyacak. En nihayetinde Rum yönetimi de bu gerçeği kabul edecek. Ve tarih sayfaları, Kıbrıs Türk Halkının bu yepyeni yaşamını da kaydedecek.
Yazımı, 1992 yılında yayınlanan ‘’Girne’den Doğan Güneş’’ isimli kitabımın ön sözü ile bitirmek istiyorum:
‘’ Her genç insan gibi ben de yaşamak istiyordum. Ama vatan uğrunda görevini yaparak ölmek, şerefli bir asker olarak yaşamaktan da öte, bir insanın ulaşabileceği en büyük mertebe idi. Yıllar önce yazdığım bu satırlarda aslında Türk insanının en büyük hasleti olan vatan sevgisi yatıyordu. Asırlar boyunca hür ve onurlu bir yaşama alışmış olan bu millet; dünyanın hiçbir yerinde tutsak bir yaşama mahkûm edilememişti. Hürriyetine böylesine âşık bir ulusun çocukları olan Kıbrıslı soydaşlarımız da günün birinde, Rumların onca baskısına rağmen gösterdiği o muhteşem direnişin mükâfatını alarak, o meşakkatli günlere son verecekti…’’
Kıbrıs Türk’ü için 1974 yılında sona eren o meşakkatli günler, bugün kendi devletinde yaşayan bir toplumu tarih sayfalarına KKTC vatandaşları olarak kayda geçirmiştir.
Günümüz dünyasında ise; KKTC’nin diğer devletler tarafından da tanınmasının vakti gelmiştir.

Devamını Oku

Atilla ÇİLİNGİR Son Sabah…

Atilla ÇİLİNGİR    Son Sabah…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

(Tarih: 10 Kasım 1938 Perşembe, saat: 09.00 Yer: Dolmabahçe Sarayı – İstanbul)

Tanık: Atatürk’ün Genel Sekreteri, Hasan Rıza Soyak anlatıyor:
‘’Gözleri kapalı, göğüs mütemadiyen inip, çıkmakta… Sarayda ve oda da ruhani bir sessizlik hâkim. Yatağının sağ tarafında, hemen yanı başında Op. Mim. Kemal Öke ayakta duruyor. Dr. Kamil Berk, başını Mim Kemal’in omzuna dayamış hıçkırıklarına hâkim olamıyor. Prof. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütemadiyen ‘Aman Yarabbi, Aman Yarabbi…’ diye söyleniyor.
Ben yatağın sol tarafında, ayakta duruyorum; yanımda muhafız komutanı İsmail Hakkı Tekçe var. Her tarafım uyuşmuş, bütün duyularım donmuş bir halde, o güzel, o mutlu çehreye bakıyorum. Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kamil ve Prof. Akil Muhtar’ın hıçkırıkları çarpıyor.
Karyolanın ayakucunda Dr. Süreyya Hidayet Serter ve Dr. Abravaya Marmaralı ayak parmaklarının hissiyatını tetkik etmekteler.
Hizmetliler bir köşeye büzüşmüş, korku içinde beklemekte.
Saat tam 9’u beş geçiyor…
Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum.
Gök mavisi gözlerinde hala bildiğimiz, çelik parıltıları ışıldamaktadır. Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor…
Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahi bir aşkla bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır.
Kılıç Ali’ye eğilip:
‘Kılıç bak! Bir tarih göçüyor’ diyorum.
Birkaç saniye sonra o aziz varlık, milletinin ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu…
Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim; yatağa dönüp, diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım, öptüm ve yüzüme sürdüm.
Bu sırada Operatör Mim Kemal gözlerini kapatıyor, Dr. Mehmet Kamil’de Gazi Mustafa Kemal (GMK) işlemeli ipek mendiliyle çenesini bağlıyordu. Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı; gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım…’’
Değerli okur; tam 82 yıl geçti o son sabahın ardından…
82 yıldan beri bitmeyen, ardında her geçen gün giderek artan bir sevgi seli bırakan, beyinlere kazınmış, dünyanın saygı duyduğu bir lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Düşman çizmelerinin işgaliyle darmadağın olmuş Osmanlı Devletinin o yoksul ve muhtaç döneminde, her türlü olumsuzluğa rağmen yılmayan; sadece halkına güvenerek çıktığı milli mücadele yolunda bağımsızlık mücadelesini kazanarak, ümmet olmaktan çıkardığı halkına; millet olmanın ama hür ve bağımsız bir millet olmanın yolunu açan, adeta kan çanağında devlet kuran bir lider. Sadece milletinin değil, son yüzyılın da en büyük devlet adamı olarak da biliniyor.
Son yıllarda onunla ilgili ülkemizde kimi siyasilerin yapmış olduğu acımasız ve haksız eleştirilere, bilinen ağızların: ‘’Onun fikirleri ve devrimleri ‘Eski Türkiye’de’ kaldı’’ açıklamalarına! Bazı çevrelerin edep dışı söylemlerine! Hele, hele kimi hainlerin yakıp, yıktıkları heykellerine rağmen!
Beyninde, fikirlerinde yaşayan, gösterdiği aydınlık yolda yılmadan ilerleme azminde olan milyonlarca yurtseverin gönlünde taht kurmuş bir lider.
Ama bence Atatürk’ü, Türk Milletinin atası, dünyanın en büyük lideri yapan önemli gerçek:
Onun milletine olan güveni, sevgisi, bağlılığı ve bu coğrafyada kazanmış olduğu hür ve bağımsız yaşam hakkımızdır.
Eğer bugün 97 yıllık Demokratik ve Laik Cumhuriyet Türkiye’sinde özgürce yaşıyor, millet olabilmenin onurunu taşıyorsak bu önemli değerleri; Yüce Atatürk ve dava arkadaşlarına borçlu olduğumuzu bir an bile aklımızdan çıkartmamalıyız.
Son yüzyılın en büyük lideri sıfatını taşıyan Atatürk’e, bu unvanın verilmesinin gerekçelerini; unutturmaya çalışan- unutturacağını sanan kimilerine; onun devletimizin tarihine kazıdığı aşağıdaki gerçekleri bir kez daha hatırlatmak isterim:
Atatürk:
– Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bu mücadeleyi zafere ulaştıran büyük bir komutan, ulusal bir kahramandır.
– Çöken bir imparatorluktan, halk egemenliğine dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan, çağdaş ve laik, demokratik bir cumhuriyet kurucusu olarak, tarihin kaydettiği en önemli devlet adamlarının en baştaki yerini halen muhafaza etmektedir.
– Tarihin ender kaydettiği bir devrimcidir.
– Kendi yurdunda olduğu kadar, tüm dünyada da barışı samimi olarak isteyen yüzyılın lideridir.
– Halen dünyada, ‘aydınlık geleceğin sembolü’ olarak anılmaktadır.’’
Yüreği insan ve vatan sevgisiyle dolu, kendisini milletinin müreffeh geleceğine adamış, tüm dünyanın hayranlıkla bahsettiği böylesine büyük bir devlet adamının, Büyük Önder Atatürk’ümüzün, son yüzyılın en büyük liderinin; Türk Milletinin içinden çıkması, bizi uluslararası camiada en ön saflara çıkaran önemli bir gerçektir.
Her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz fikirlerini, devrimlerini tekrar, tekrar okuyarak; işaretlemiş olduğu aydınlık geleceğin ne olduğunu iyice anlamamız, ülkemizin son dönemde yaşadığı teslimiyet – dönüşüm ve mutabakat süreçlerine, bu gerçekler çerçevesinde bakılması gerekliliğini özellikle belirtmek isterim.
Yaşadığımız bu coğrafyada, kan çanağında bir devlet kuran Büyük Önderimizin 82’ncı ölüm yıldönümünde; onu yüreğimden taşan sevgi ve saygı duygularıyla anarken;
Şu önemli hususun altını çizmek istiyorum:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yakmış olduğu ‘Aydınlık Türkiye Meşalesini’ hiçbir güç, hiçbir dönüşüm ve teslimiyet asla söndüremeyecek, onun ve dava arkadaşlarının yaratmış olduğu mucizevi gerçeği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varoluş felsefesini değiştiremeyecektir. Çünkü Türk Milletinin ezici bir çoğunluğu onu ve eserlerini korumaya devam etmektedir.
Unutulmasın ki,
Milletinin gönlüne, beynine kazınmış liderler asla unutulmazlar. Onlar, tarihin gerçek sayfalarında canlı olarak kalır, daima hatırlanırlar.
Kimi liderler ise; yazdıklarını sandıkları tarihin çöplüğünde kalırlar.
Bundan 82 yıl önce Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın ifade ettiği gibi, onun ebediyete intikali ile gerçekten bir tarih göçmüştü.
Ancak Büyük Atatürk’ün Türk Milletine emanet etmiş olduğu eserleri hala gönlümüzde, beynimizde ve ülkemizin her yanında yaşamakta ve en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, bize yol göstermeye devam etmektedir.
82’nci ölüm yıl dönümünde aziz hatırası önünde saygı ve minnetle eğiliyor; gösterdiği aydınlık yoldan hiçbir dönemde sapmayan, eserlerini daima savunan bir Kıbrıs Gazisi olarak onu sevgiyle selamlıyorum. Ruhu şad olsun.
Vatan ona ve dava arkadaşlarına minnettardır.
( Kaynakça: 1938-Son Yıl, Dr. Orhan Çekiç )

Devamını Oku

Atilla ÇİLİNGİR; 97 Yıl Önce Yaşanan Mucizevi Gerçek

Atilla ÇİLİNGİR;    97 Yıl Önce Yaşanan Mucizevi Gerçek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘’Cumhuriyet karşıtları kıs, kıs güldüler! Bu yeni devlet, bu deneysiz yöneticilerle ne bu büyük sorunları çözebilirdi, ne bu dev düşmanları yenebilirdi. Haklı gibi görünüyorlardı. Ama bir şeyi unutmuşlardı: Yurtseverlik. Onun yenemeyeceği ne vardı?’’ (Turgut Özakman, Cumhuriyet – Türk Mucizesi-2009)
Yazımın girişinde tırnak içerisine almış olduğum cümleler; çok değerli yazar, yakinen tanıdığım, Turgut Özakman ustanın Türkiye üçlemesi adını vermiş olduğu ‘’Cumhuriyet-Türk Mucizesi’’ isimli kitabının ilk cildinin son cümleleriydi…
Türk Milletinin tarih sayfalarına yazmış olduğu öylesine gerçekler vardır ki; bu gerçekler, insanlık tarihine damgasını vurmuş, dünya coğrafyasını şekillendirmiştir.
4000 yıllık tarihi geçmişimize bakıldığında böylesine asil, soy geçmişi yüksek, insanlık tarihine yön vermiş başka bir milletin varlığından söz edebilmek mümkün değildir.
Yüzyıllar boyunca üç kıtada at oynatmış, kılıç sallamış, medeniyet ufukları açmış ecdadımızın bize bıraktığı en önemli miras; yurtseverliğimiz ve vatanımıza olan sevdamızdır.
Türk Milletinin vatan topraklarına, birbirlerine, bayrağına, milli ve ulvi değerlerine olan bağlılığı asırlar boyunca değişmeden, hiçbir nedenin, hiçbir milletin önünde eğilip bükülmeden, bugünde aynen devam etmektedir.
İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, Türk Milletinin, bundan yaklaşık bir asır önce tarihe damgasını vurmuş olduğu mucizevi gerçeğin adıdır Cumhuriyet.
Şimdi 97 yıl öncesinin Türkiye’sine gidelim, 29 Ekim 1923 tarihinde saat 18.00’de Çorum Milletvekili İsmail Eker Bey’in başkanlığında Ankara’da toplanan vekillerin, T.B.M.M salonunda yaptıkları görüşmeye kulak verelim:
‘’ Cumhuriyetle ilgili birinci madde saat 19.37’de sürekli alkışlar, sevinç çığlıkları arasında kabul edildi. Kanunun tümünün oya sunulması aşamasına gelinmişti. Başkan da heyecanlıydı. Titreyen bir sesle dedi ki:
‘’Kanunun tümünü kabul edenler lütfen el kaldırsın.’’ Başkan cumhuriyet rejimini oya sunuyordu. Bütün eller havaya kalktı.
‘’Oy birliği ile kabul edilmiştir.’’ Saat 20.30’du. Öyle bir alkış patladı ki şiddetinden pencere camları zangırdadı. Yalnız milletvekilleri değil dinleyiciler, gazeteciler, Meclis memurları da alkışlıyor, onlarda milletvekilleri gibi kucaklaşıyorlardı. Ağlayanlar vardı. Haber dışarıda bekleyen kalabalığa ulaşmıştı. Onlarda alkışlamaya ve bağırmaya başladılar: ‘’Yaşasın cumhuriyet!!!’’
Toplar yeri göğü inleterek Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu duyurdular.
İçeride Cumhurbaşkanı seçimine geçilmişti…
Seçime 158 milletvekili katılmış, M. Kemal Paşa oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal Paşa yoğun alkışlar, başarı dilekleri ve dualar arasında kürsüye geldi. Saat 20.45’ti…
Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa Konuşmasını şöyle tamamladı:
‘’…Yüzyıllardır haksızlığa ve zulme uğrayan milletimizin son yıllarda gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış, milletimiz hakkında olumsuz görüşler ileri sürenlerin ne kadar gafil görünüşe aldanan insanlar olduklarını pek güzel ispat etti. Milletimiz liyakatini, yeni rejim sayesinde, uygarlık âlemine daha kolaylıkla gösterecektir. Hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.’’
Çökmüş, çağdışı bir devletten yepyeni, tam bağımsız, dünya devletleri ile eşit haklara sahip, saygın bir halk devleti, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu…’’
97 yıldan bugüne gelişen, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi; ‘’muasır medeniyetler seviyesine’’ ulaşmaya çalışan ülkemiz; bugüne kadar ne elde ettiyse; bunu 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet mucizesine borçludur.
Yakın tarihimiz incelendiğinde; ülkemizin bu çağdaş uygarlık yolunun önünü kesebilmek adına dışarıdan ve içeriden pek çok ihanet odaklarının işbirliği içerisinde olduğu, bu şer odaklarının milletimizin birlik ve beraberliğine, vatanımızın toprak bütünlüğüne nasıl kast ettikleri hepimizce malumdur.

PKK terör örgütünün yıllardan beri milletimize yaşatmış olduğu bitmez tükenmez melanetlerine, hemen yanı başımızda süregelen Ortadoğu-Suriye karmaşasının/savaşlarının vatan topraklarımıza yansımalarına, halen Doğu Akdeniz’de devam eden enerji krizine ama hepsinden daha tehlikelisi, o salya sümüklü meczubun yönetimindeki FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz 2016’da devletimizi ele geçirmek amacıyla Türk Milletine yaşattığı o alçak, kalleş, kahpe saldırısına karşı koymuşsak eğer; bunu büyük Türk Milletinin devletine olan sadakatine, vatanımıza, bayrağımıza olan sevdasına, bir ve beraber olmamıza borçluyuz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti her türlü güçlüğe yenecek kudrete sahip olup, dimdik ayaktadır
Devletimizin kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık savaşımızdan sonra, Osmanlı Devletinin küllerinden çıkardığı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundaki en önemli güç ve güven kaynağı da, milletimizin ta kendisidir.
Bugünlerde yaşadığımız ‘’korona salgınını – ekonomik sıkıntılarımızı – dış ilişkilerimizdeki gerginlikleri’’ göz ardı etmeden Cumhuriyet coşkusunu ülkemizin her yöresinde kutlamak; milletçe bize düşen en büyük görev, bu güzel vatan topraklarını bize emanet eden atalarımıza olan borcumuzdur.
Unutulmasın ki; bugün ülkemizde ne varsa, neyimiz varsa bunu borçlu olduğumuz tek bir gerçek vardır, o da: Devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Büyük Türk Milletinin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Mucizesidir.
Cumhuriyetimizin 97’ncü kuruluş yıldönümü kutlu olsun. Vatan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu gerçekleştirenlere minnettardır. Ruhları şad mekânları cennet olsun.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.